Sağlıkta Kadın- Neden kadın sağlık hareketi?- I

0

Tıbbın tarihi, tıptaki cinsiyetçi yaklaşımı ortaya koyar

Dünya tarihinin bir gelişmişlik örneği olarak sunulması, erkek egemen zihniyetinin yargısıdır; ancak kadın perspektifinden bakıldığında, bu yargı tersine döner; çünkü erkek hakimiyetinde oluşan, ahlak/değer yargıları ve özel mülkiyet eksenli büyüyen ve şekillenen modern toplum; kadının özgürlüğünü ve üretkenliğini kısıtlamış ve elinden almıştır. Tıp özelinde bakıldığında da bu yargıya uyumlu bir gelişmenin (ilerlemenin değil) gerçekleştiğini görmekteyiz. Ana kadın dönemde, toplumu yönlendiren, eşitlikçi bir anlayış ile paylaşımı ve birlikte yaşamın devamını sağlayan kadın iken, erkeğin özel mülkiyet ve iktidarı ile birlikte toplumun niteliği değişmiştir. İnsanların yönetilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir gurup olarak algılanması, aynı zamanda onları yaşama dair yeteneklerinden etmiş, yaşamak için bağımlı kılmıştır. Başlarda basit bir iş bölümü gibi değerlendirilen şey, şimdilerde aşırı uzmanlaşma olarak karşımızdadır.

Toplumda kadına dair değişen algı, yaratılış efsaneleri ve tanrıçadan tanrıya evrilen yaratıcı anlayışı ile yakından ilgilidir. Önceleri bir tanrıçadan yaratılan bir yeryüzü, daha sonra bir tanrıçanın eşi ile birlikte, sonra bir erkek tanrının bir kadın eş ile ve en son tek bir tanrının tek başına yarattığı yeryüzüne dönerken, kadın da toplumsal yaşamdan, paralel bir şekilde çekilir.

İlk çağlarda, hekim şamandı, her türlü bitkisel ve uygulamalı tedavi ile ilgiliydi. Halkın sağlığının devamından da sorumluydu ve bunu büyü ve otlarla yapıyordu, salgınların kaynağının büyü olduğu düşünülüyordu. Önceleri şamanların kadın oldukları, daha sonra erkek olsalar bile kadın kıyafetleri giydikleri bilinir. Devletleşme deneyimleri ile birlikte toplumda önemli bir yeri olan kadın giderek bu konumunu kaybeder. Tıp tarihinde de bununla eş zamanlı devam eden bir süreç yaşanmıştır. Kadın önceleri sağlık işleri ile yakından ilgilenirken, daha sonraları bu iş de sadece erkeklerin yapabildiği bir iş haline gelmiştir.

Antik çağlarda, Mezopotamya’da tapınakta görevli olan üç hekim statüsünden biri kadına aitti. Asu denen bitkisel tedavi ile ilgilenen hekim kadındı, büyü ve cerrahi tedavi ile ilgilenen ise erkek. Eski Yunanda da mitolojik dönemde tanrıçalar tedavi ve koruyucu hekimlikte önemli iken, filozof hekimler döneminde kadın hekim göremeyiz. Bu dönem, Yunanlılarda kadınlar ve kölelerin sosyal statüleri erkeklerden farklıdır. Kadına duyulan aşk en alt mertebede sayılırken, kendine denk bir erkeğe duyulan aşk daha kutsal sayılmaktadır. Hal böyle iken, kadın filozof ve kadın hekim görmek pek mümkün olmaz. Hypetia gibi kadın filozoflar, varsa bile yazılı tarihte yer alamaz.
İ.Ö.7. yüzyıldan öncesine ve antik yunana ait buluntularda, kadınların şifacılık yaparken yalnız oldukları gözlenir. Fakat sonraları kadın şifacıların yanında babaları ile birlikte ya da Asklepianın (sağlık tanrısı) yönlendirmesi ile çalışır pozisyonda resmedilmişlerdir. Hygiea (Asklepianın kızı), sağlığın korunması beslenme vs konularda reçeteler verirken, giderek cerrahi yöntemler ön plana çıkmış ve ameliyat ve ilaçla tedavi etkin yöntemler olarak görülmüştür. Delphi tapınağı Pytia adında bir tanrıçaya ait ve her türlü sağlık ve tedavi işi ile ilgilenirken, daha sonra bu tapınak bu tanrıçayı yok eden Apollo’ya adanmıştır.

Hipokrat’a gelindiğinde, tıp da çok kritik bir süreç yaşanır. Hipokrat tıbbı, büyüden arındırmak adına bir girişimde bulunur, hekimlikle filozofluğu da ayırır. Okulunda tıp bilimi ve pratik dersler verir ve bunun öğretisini oluşturur. Kadınların hekimlik yapamayacağına dair kesin bir kural koymasa bile kadınların okulunda bilim yapmasına izin vermez. Fakat özellikle doğum konusunda kadınlarla birlikte çalışır. Kadınlar tıp da yer alsa bile farklı bir statüde yer alırlar. Hipokrat’ın öğrencilerinin kurduğu okullarda da durum farklı olmaz, hatta Atina yasalarında kadının hekimlik yapılamayacağına dair yasalar yer alır. Günümüz tıbbının babası sayılan Hipokrat’ın bu gerici uygulamasından sonra kadını bu alanda çok daha zor görürüz.

İ.Ö. 1. Yüzyılda Roma da, Atina dan farklı olarak, daha çok sağlıkla ilgili tanrıça görebiliriz ve kadınların isterlerse bu alanda çalışabilir de… Roma dan bugüne kadar gelmiş, daha çok kadınların kullandığı, çeşitli bitkisel yöntem, hastalık teşhisleri vardır. İlk Hıristiyanlarda ise İsa’nın tanrısı çift eşeyli bir tanrıydı. Şifacılık da daha çok kadın özelliklerini barındırıyordu. İsa’nın birçok mucizesi hasta iyileştirmek üzerinedir. 394 de ilk hastaneyi kuran Fabiola adındaki Hıristiyan kadındır. Paula adında bir diğer kadın başka bir hastane kurmuştur. Roma imparatorluğunda Hıristiyanlığın yayılması daha çok sayıları giderek artan şifacılarla olmuştur.

Daha sonraları İnciller yazılırken tanrı erkekleşmiş; Bugüne kadar sağlık veren yılan şeytan, kadın ise potansiyel şeytan, körlüğün sebebi olmuştur. Hıristiyanlığın ilk günah ile bu kadar ilgilenmesi boşuna değildir. Hedef kadındır. İlk günahı kadının başlattığı varsayımı Hıristiyan dünyasındaki kadını devletin ve erkeklerin tahakkümüne sokmak için uydurulmuş bir saçmalıktır. Hıristiyan dünyasında bundan sonraki dönemlerde, tek tük kadın hekim hikâyesi olsa da, kadınlar genellikle hekimlerin yanında hasta bakımı görevi yürütmüşlerdir. Bunlara ilk hemşirelik deneyimleri denilebilir.

11. yüzyıldan itibaren Avrupa’da bir hareket başladı. İlksel birikim süreci olarak adlandırılan ortaçağın sonlarında, halkta bir hareketlenme, köleliğe karşı çıkma, başka bir düzen arayışları oluştu. Özellikle Kiliseye karşı ‘heredik hareketler’ diye tanımlanan yine Hıristiyanlık inancı çerçevesinde şekillenen, hiyerarşinin olmadığı, eşit ve komun yaşamı öngören bir takım hareketler ortaya çıktı. Bu toplumsal hareketler, daha çok kilisenin baskı ve sömürüsüne karşı gelişen hareketlerdir. Kilise, bunlarla baş edebilmek için engizisyonu yarattı. Heredik hareketler, kadını önemseyen, kadını ve erkeği eşit gören, cinselliği yaşamada daha özgür, bazıları evliliği yasaklarken bazılarında aile önemli olan, hatta sadece kadınlardan oluşan gurupların olduğu hareketlerdi. Harekete dâhil olanlar, yakalanıp engizisyon mahkemelerinde yargılanıp, öldürülüyorlardı. İlk haçlı seferleri bunlara karşı düzenlenmiştir.

Ve engizisyon modern doktoru yarattı. Daha sonra engizisyonun işi, cadı avı oldu. Kilise ve ileri gelen erkekler, çeşitli hurafelerle kadınları suçlayıp, çeşitli işkencelerle öldürdüler. Bu kadınların ortak özellikleri genellikle toplumda şifacılık yapmaları, doğum ile ilgilenmeleri, özgür yaşamaları v.s dır. Kilise krallar, prensler ve en üst yöneticiler tarafından destekleniyordu. Bu egemen sınıf erkek doktora yeni bir statü yaratmak için onları korumaya aldı. Ortaçağ kilisesi de tıp eğitimi ve pratiğini kontrol altına aldı. Bu yeni Avrupalı doktorluk mesleği, büyücü avında önemli rol oynadı. Yakalanan kişinin büyücü olup olmadığı konusunda danışmanlık yaptılar. Bu Zor değildi, eğer hastalığı kendisi değil, şifacı iyileştirebiliyorsa zaten hastalığın kaynağı da büyü idi, kişi cezalandırılırdı. Fakat ilginç olan bir şey var: bu kesimin yoksul halka yardımına kısmi olarak izin verildi. Çünkü yoksul kesim doktorun para kazanacağı kesim değildi. Bu bağlamda engizisyon profesyonel doktor statüsü yarattı, profesyonel olmayanların işlerine devam etmesini engelledi. Kadınlar tıp eğitimine zaten katılamadığından, hiç profesyonel olamadılar ve tamamen tıbbın dışına itildiler. 15. Yüzyıl sonları ve 16. Yüzyılda bu mesele ayyuka çıktı, tüm Avrupa’da binlerce kadın cadı ve büyücü olduğu iddiası ile katledildi.

Bu durumun da ötesinde sanayi devrimi ve arkasından salgın hastalıklarla beraber oluşan nüfus krizi, kadın bedeninin, devlet tarafından yönetimi ile çözülmeye çalışıldı. Birinci olarak, doğumları yaptıranlar denetim altına alınmalıydı. İkinci olarak da her kadın kendi görevini bilmeliydi. Aynı zamanda bu yaptırımlar kadınların ayağını denk almasını sağlıyordu. Engizisyon, sadece kilisenin kara lekesi değildir. Seküler mahkemeler de aynı işi yapmaya devam edip, kadınları cadı suçları ile cezalandırmıştır. Bu dönemde bebek öldürmek, kürtaj ve aile planlaması yöntemleri şiddetle cezalandırılmış, ebeler marjinalleştirilip, çalışmasına izin verilenler dahi ancak ve ancak devlet için ispiyonculuk yaparsa çalışabilmiştir. Böylelikle kadınların doğurganlık üzerindeki denetimlerinin azaldığı süreç başlamış oldu. Ebenin görevi sadece bebeği taşımak gibi basitleştirirken, erkek doktor asıl hayat veren olarak yüceltildi. Müdahale gerektiren acil durumlarda bebeğin hayatını anneye tercih eden yeni bir anlayış gelişti. Daha önce böyle değildi, anne hayatı daha önemliydi. Bu yeni anlayış için ebenin doğum odasından çıkarılması gerekiyordu. Devlet yeniden üretimin denetimini kadınların elinden almak, hangi çocuğun nerede, ne zaman, ne kadar sayıda doğmasına karar vermek çabasından hiç vazgeçmedi. Sonuç olarak kadın, isteği dışında da doğurmak zorunda kalmış, tüm işçilerden daha derin bir şekilde kendi emeğine, çocuklarına yabancılaşmıştır. Doğum kontrolü tekrar toplumsal yaşama döndüğünde, bu yöntemler artık kadının denetiminden çıkmış, erkeklerin kullanımı için üretilmeye başlamıştır.

Kilise ve devlet sadece cadı avı ile sınırlı kalmayıp, aile yaşamı ve cinsellikle de ilgilenip, insanların yatak odalarına kadar girmiştir. Tecavüzü serbest bırakmak, genelev açmak gibi bir takım cinsellik politikaları ile toplumu denetim altına almaya çalışmış bunu da kadın üzerinden yapmıştır. Kadın üzerindeki denetim aynı zamanda, para ve piyasa eliyle ve yasalarla da sağlanmıştır. Kendini geçindirmekte zorlanan kadın, evliliğe mahkûm olmuş, eskaza yalnız yaşayabilecek kadına da hukuk engeli konarak bir erkek vekil tayin ederek resmi işleri yapması ve kesinlikle yalnız yaşamaması sağlanmıştır. Böylelikle devlet erkekler aracılığı ile kadını denetleyebildi. Bütün bunlar dünyanın kölelikten kurtulduğu, özgürlük söylemlerinin ortaya çıktığı, bilimsel düşüncenin oluştuğu ‘’modernizm’’ döneminde yaşanmıştır. Tarih boyunca kadın gerilerken erkek ilerlemiştir. Bu gerçek kadınların, en eşitlikçi erkeklerin bile tarih anlayışlarını reddedip, kendi tarih anlayışlarını oluşturmaları gerektiğinin bir kanıtıdır.

“Cadı avı, kadınlara karşı açılmış bir savaştı; bu onları alçaltmayı ve toplumsal güçlerini ellerinden almayı amaçlayan planlı bir girişimdi. Kadınlar işkencelerden geçip kazıklara oturtulurken bir taraftan da, burjuva kadınlık ve eve bağlılık idealleri şekilleniyor, kapitalist cinsellik disiplini oluşuyordu”. Kadın artık ‘evdeki meleğe’ dönüşmüştü. Kadının yeri tam olarak belli olmuştu; kadın evde, erkek toplumda idi.

19. yüzyılda eğitim görmüş erkek doktor kitlesi hızla artarken, çok az sayıda kadın çok zorlu uğraşlarla hekim olabilmişti. Bu dönemde kadının sağlık endüstrisine girişi daha çok hemşirelik ve hasta bakıcılık şeklinde olmuştur. Aslında hemşirelik çok eski çağlardan beri vardı, tıpkı ebelik gibi. Haçlı seferleri zamanında hemşire tarikatları olduğu bilinir. Modern anlamda hemşirelik Florans Nihgtingale’in kötü şartlardaki hastaneleri düzeltme çabası ile başladı. Fakat kendisi zamanın yükselen hareketi olan feminizme tiksinti ile bakıyordu. Hemşireliği kadınlar için bir meslek olmaktan çok bir görev sayıyordu. Başlarda hastanelerde ne olduğu anlaşılamayan bu meslek gurubunun, kesinlikle doktorun işine karışmaması gerektiği öğütleniyor, hastaya doktor bakmadan ellememeleri ve sadece doktora yardımcı olmaları öğretiliyordu. Doktorlar da işlerine bu şekilde yarayacak olan bu kadınları kısa zamanda benimsediler. Nihgtingale, bu okullarda sadece hemşire yetiştirmedi, Viktoryen Dönemin ideal kadını ‘evdeki melek’ anlayışını alt sınıftan kadınlara da aktararak bu ideolojiyi yeniden yeniden üretti. Fakat her ne olursa olsun, hekim, hemşire ya da hasta bakıcı, kadınlar bu yüzyılda sağlığın içinde yer alabildiler.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.