Bir kadın ne kadar özgürse, onun mensup olduğu halk da o kadar özgürdür

0

Önder Abdullah Öcalan

Kürt toplumunun sosyolojik değerlendirmesini yaparak, işe önce kadınla başlamanın daha anlamlı olacağını ortaya çıkardım. Bu benim vardığım bir sonuç.

Bu, benim yürüttüğüm büyük savaşımla çok yakından bağlantılı. Öyle birkaç tez, birkaç teorik çalışma olarak görülmemeli. Savaşın çok yönlü gelişmesi, özellikle örgüt içi ortamın geliştirilmesi, hatta ‘neden güçlü kişilikler oluşmuyor, komuta kişilikleri, güçlü siyasi kişilikler neden oluşamıyor’ sorusuna giderek daha derin cevaplar vermeye çalıştığımda, ‘kadınların kurtulması gerekir’ gibi bir sonuç çıkardım. YAJK tamamen bu düşüncenin bir ürünüdür. Bu anlamlıdır. “Önce kadınları vurun” sloganı bizim bu çalışmamızın içinde şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Kadınları vurduğun zaman bütün toplumu esir alırsın. “Önce kadınları kurtarın” dediğin zaman, tüm toplumu da can alıcı yerinden kurtuluşa çekmiş olacaksın. Aslında hayli önemli bir tez, ama biz de önemli bir cevabı vermiş bulunuyoruz. Ben bizzat bu sözü duymamıştım ama kendi çalışmamdan çıkardığım sonuç; önce kadınların kurtuluşu, hem de erkekten kurtuluşu gerekli. Bu beraberinde çok önemli gelişmeleri ortaya çıkarabilir. Şimdi bu, hem çözümleme düzeyinde, hem de pratikleşen bir çalışma. Bu konuda günlük uğraşılarımız var. Kadın açısından da, erkek açısından da söylenecek hayli çok şey var.

Bir de kendi açımdan söylemem gereken hususlar var. Yani öyle anlaşılıyor ki, bizim hakkımızda, Önderlik ve kadın konusunda herhalde CIA’nın, MİT’in körüklediği, bazı oldukça küçük amaçlı kişiliklerin, nasıl yaşadığıma ilişkin saptırmaya çalıştıkları epeyce demagojik söylem var. Bu fırsattan istifade ederek çok iyi aşma gücündeyim ve oldukça da yararlı bulmaktayım. Önderlik, şahsen belki bunu ben temsil ediyorum, ama gerçekten burada bir şahıs gücüyle ifade edilmeyecek kadar oldukça kurumsal bir anlama sahiptir ve oldukça da üzerinde düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Zaten alınan mesafe de var, anlaşılmayı gerektirir. Ama tabii bir temsilci kişilik olarak da kadınla yaşamaya ilişkin çok önemli gelişmeleri yakalamış bulunuyoruz. Bunu hemen hemen bütün mücadele alanlarında, hem kavram, hem örgüt düzeyinde geliştirmeye çalışıyoruz.

Aynı şey kurtuluş için de geçerlidir. Bir kadın ne kadar özgürse, onun mensup olduğu sınıf, kadın cinsi, kadının temsil edildiği halk, ulus o kadar özgürdür denilebilir. Biz bu yanıtı biraz daha derinliğine açıklığa kavuşturmaya çalıştık ve kesinlikle kadın çalışmaları salt bir cinsin özgürlük çalışmaları değildir. Toplumun temelinde eşitlik, özgürlük; sosyal, siyasal, hatta askeri boyutları olan, kesinlikle diyalektik bütünlüklü anlaşılması gereken bir çalışmadır. Bu çalışmanın doğru anlaşılması halinde, doğru bir sosyalist anlayış kadar, aslında sosyoloji bilimine göre de, sanırım psikolojiye göre de her türlü hastalıklardan, bu arada baskı ve sömürüden ileri düzeyde kurtuluşun, daha özgür bir yaşamın ve oldukça kapsamlı gelişimin önünü açmış olacağız. Sorun bu denli önemli.

Sanırım en büyük cehalet bu anlamda yaşanıyor. Fakat aynı zamanda cehaletin olduğu yerde büyük istismar vardır. Türkiye’nin ideologlarından, elebaşlarından, siyasetçilerinden tutalım sanatçılarına kadar, askeri güçlerinden tutalım ahlakçılarına kadar, bu konu muazzam çarpıtma altında tutulmaktadır ve en büyük baskı ve köleleştirme bu konular üzerinde ve çok sistemli bir şekilde sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle bu çalışmalar sanıldığı kadar kolay bir çalışma değil; büyük bir beyin gerektiriyor. Yoğun bir düşünce kadar, oldukça cesaretli adım atmayı gerektiriyor. Böyle bir kişiliğe ulaşmak zor, yoğun çaba istiyor. Biz biraz denedik. Bizim denememizin nedeni de, dediğim gibi bir katliamı önlemek, ölümden daha beter bir yaşamı anlaşılır ve yaşanılır kılmak istememizdi. Bu nedenle biraz cesaretle kadın kimliği üzerine çalışmaya başladık. Şimdi bu konuda bazı sonuçlar çıkarılabilir.

Çok açık söyleyeyim; hiç ayıplı, bilmem ‘böyle önder mi olur’ sözlerine aldırmadan, sanırım bazıları daha iyi düşünebilir. Kamuoyunu, aydınları düşünmeye çağırıyorum. Bu aşamada Kürt toplumunda ve bana göre gerekirse bütün cihan için de geçerli olabilecek – ama ağırlıklı olarak bizi ilgilendiren Kürt toplumudur – düşüncemizin temeline bazı kavramlar yerleşiyor. Birincisi şudur: Kadının köklü bir biçimde erkek gerçekliğinden, sadece cins boyutuyla değil, felsefe, ahlak, siyaset vb. toplumsal etkinliklerdeki etkisinden kopartılması gerekiyor. Bazı temel gerçeklerin ortaya çıkabilmesi için bu kopuşun oldukça köklü olması gerekiyor. Kendi deneyimlerimize baktığımızda kadın bu kopuşla birlikte muazzam bilinç kazanıyor. Erkeğin elindeki gücün ne kadar aleyhinde kullanıldığını iyi görüyor ve bilinçleniyor. Gücü olmayanın özgürlüğü, eşitliği olamaz.

Şimdi kadını güce kavuşturmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Bunun Kürt halk gerçekliğiyle ilişkisi var. Bana göre Kürt halkı ve TC sisteminden -yani Osmanlı’yı da özellikle Avrupalılar eli kamçılı olarak değerlendirirler- daha da sert bir durum var. En kötü, en zorba bir erkeğe zorla vardırılmış bir karıya, bir kadına benzetilebilir. Aslında Kürt halkının kendi gerçekliği de böyledir. Uygulanan politika, bir kadın üzerine uygulanan politikadan daha farklı değildir. Zaten bizi bu çalışmaya götüren bir neden de budur.

Kadını bu noktada ele aldığımız zaman, gerçekten güçlenmesinin yolu kopuştan geçiyor. Daha eşit ve özgür bir birlik için kopuştan bahsediyorum. Burada salt bir teknik yaklaşım sözkonusu değil. Ama bu kopuşun hem sosyolojik olarak, hem siyasal olarak önemli bir gelişmeye uğrayabilmesi için artık süresini, biçimini de somut olarak belirlemeliyiz. Böyle çok ciddi bir kopuşun olması kaçınılmazdır. Şimdi bana bazıları, “kendisi kadınlarla nasıl yaşıyor” diyor. Hayır, benim kadınlarla yaşamamdan ziyade, kadınlarla nasıl yaşanılması gerektiğine dair çalışmalarım var. Bana göre bu çok acımasız bir savaş oluyor. En zor yürüttüğümüz savaşlardan birisidir.

Kendi kişiliğimi sözkonusu edecek olursam, ben, mevcut düzeydeki kadınla yaşanılmaz diyorum. Yani bir siyasal kişilik, hatta bir askeri kişilik olarak kendimi dile getirirken, hangi kadınla klasik anlamda toplumda görüldüğü gibi yaşamaya çalışırsam çalışayım, önderliği, ulus önderliğini yürütemem diyorum. Neden diyeceksiniz? Şundan: Çok ileri düzeyde gelişmemiş bir kadın, benim beynimi, yüreğimi adeta her gün çekiçle döver, küçük işler üzerine uğraştırabilir. Bir ulusal önder, hatta bir sosyalist önder, çok ciddi özgürlük problemleriyle karşı karşıya ise, karşısında mutlaka güçlenmiş kadını görmek zorunda.

Kadının özel mülk olması, düzenin en ince bir metası olarak kendini konuşturması şiddetli bir savaşa yol açar. Hani toplumda meşhur bir söz var; “her liderin arkasında bir kadın var” diye. Ama nasıl bir kadın? Erkeğini öne çıkarıyor ama kendisi karanlıklarda kalıyor. Erkek önder oluyor ama kendisi cüceleşiyor. Ben bunu kendime yakıştırmam. ‘Benim arkamda, beni geliştiren kadın’ sözcüğünden nefret ederim. Kadın gelişecekse yan yana veya önde gelişmeli. Böyle bir anlayışım var.

Mevcut durumu ile korkmamak gerçekten elde değil. Burada kadını kötülemek gibi bir düşüncem yok. Riyakarlığı sözkonusu. Değer verdiği ölçüler politikadan, askerlikten, özgürlükten ve yaşam değerlerinden son derece uzak. Şimdi bundan sonuç çıkartamayız. Mesela tarihten birçok örnek de verebilirim. Örneğin, Stalin etkili bir önderliktir, fakat yanındaki kadın intihar etmek zorunda kalmıştır; yani o yaşamı kaldıramıyor. Yine Türkiye’de askerler var, Mustafa Kemal’in kendisi var. Mesela onun bir evlilik olayı ve etrafında bazı kadınlar vardır. O kadınların özgürlük düzeyinin sınırlılığı ve Mustafa Kemal’in büyük gücü, bu kadınları çok uyduruk, küçücük varlıklar haline getirmiştir. Evlenmek istemiştir; korkunç bir kadın ortaya çıkmıştır, etrafında yaşamak istememiştir. Ancak eğlenceli kadınlar olmaktan öteye gidememişlerdir.

Türkiye toplumunda henüz güç sahibi bir kadın çıkmadı. Diğer toplumlarda da bu aşağı yukarı böyledir. Ortadoğu toplumlarında da aynı tehlikeyi yaşamak istemiyorsak, almamız gereken tedbirler vardır. İşte bu, somutta YAJK diye karşımıza çıkıyor. Benim ahlakım biraz böyle. Bana göre, ‘yaşam’ derken bazıları bunu doğru anlamıyorlar. Mesele salt cinsel boyutuyla bir yaşam değil. Kadını sadece bir cins olarak değerlendirmek gerçekten alçaltıcı bir yaklaşımdır. Çok yönlü bir paylaşımdan bahsediyorum. Eşitlik zaten bunu gerektirir. Sosyalizm eğer icra ediliyorsa kesin bunu gerektirir. Baskıdan, sömürüden uzak bir ilişki diyorsak, eğer ‘esas temel insandır’ diyorsak, burada, bu karşımızdaki insanın, bireyin, kendi kimliği konusunda kesin karar sahibi olması gerekiyor. Beğeni, kabul-red ölçülerine sahip olması gerekiyor. Bunun için biraz da güçlü olması gerekiyor. Yani tamamen güçsüz, karşıdaki erkekse son derece güçlü; bu kadının varacağı biçim kesinlikle bağımlı olmayı getiriyor. Bunu iyi görmek gerekiyor.

Kaldı ki, erkek şu anda daha da kaprisli. Kadın bütün güç isteme noktalarında ihtiraslıdır ve kesin buna fırsat vermez. Belki de ‘kara sevdalı bir aşık olarak sana çok değer veririm’ der. Ama gücü eşit paylaşmaya, kararları eşitçe vermeye gelince, en kara sevdalı erkek bile bir despot kesilir. Kendi açımdan bunları dikkate almak zorundayım. Kendi moral değerlerimi sağlam tutmak, sağlam ahlaki yapı içinde olmak için -başkalarının anlayacağı anlamda değil, kendim için söylüyorum- bu konuda ısrarlı olmak zorundayım.

Kadın cinsinin özgürlük düzeyi benim için önemlidir. Benim kadını kabul etmem için, kadının ulusal düzeyde bir kimliğe kavuşması gerekiyor. Bu ne anlama geliyor? Bu, genel bir yücelişi, genel bir çıkışı gerektiriyor. Bu, bilinçte, iradede böyle olduğu gibi, örgütlenmede ve birçok mücadele zeminlerinde kadının kendisini varlıklı kılması gerekiyor. Yoksa bir güçlenme olmaz. Uyduruk bir kadını çıkarmışsın, bir kurumun başına vermişsin; başkandır, bakandır, milletvekilidir; kadın böyle güçlü olamaz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.